ŞEMSİ TUBA TABANI VELİ EŞ-ŞEYH ES-SEYYİD İBRAHİM İPEK el-MÜCAHİD ÇORUMİ

ŞEMSİ TUBA TABANI VELİ EŞ-ŞEYH ES-SEYYİD İBRAHİM İPEK el-MÜCAHİD ÇORUMİ

(Eyyüp Fatih Nurullah Şağban Efendi Hazretleri’nin ‘İpek Yolu’ adlı kitabından derlenmiştir.)

İbrahim İpek Efendi

İbrahim İpek Efendi

Malum olduğu üzere, Allah c.c’ ün evliya ve enbiyasına tahsis etmiş olduğu nur ve feyiz, onların mematlarında da devam et­mekte, kendisiyle irtibatlanmak isteyen kişi­ler oldukça, bu zatların tasarrufları devam etmektedir. Hasseten, evliyaullah hazeratı, mematında, kınından çıkmış kılıç mesabesinde­dir ve ruhaniyette daha mutasarrıf olacağı, bu eseri okuyan ve ruhaniyetinden feyizlen­mek isteyen ihvanına ve siz okurlarımıza himmeti aliyelerinin ulaşacağı muhakkaktır. Kaldı ki Gavs-ı Geylani, Ahmed er-Rufai, Hüsammeddin Uşşaki gibi tarikat pirlerinin ve (büyük) kummeliyn evliyaların, ruhaniyyet­te mutasarrıf olduğu bilinen bir vakıadır. Bu eseri yazmaya başladığımız günlerde kendi­siyle maneviyatta görüştüğümüz İbrahim İpek Efendi için de Ricalullah, Rical-ul gayb tabiri kullanıldı. Ruhaniyette Cenab-ı Hak tarafından vazifelendirilen ve mutasarrıf olan bu zatlardan, ehli sünnet akaidi doğrul­tusunda şefi tutularak yapılacak istianelerin, indi ilahide kabule şayan olacağı ve samimi niyetlerin Cenab-ı Hak tarafından halk olu­nacağı muhakkaktır.

Hemen bu noktada bu zatı tanımayan ve kemalatına vakıf olmayan okuyucuların me­rakını gidermek ve haklı eleştirilerinin izale edilmesi noktasında hakikatleri izhar ve “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”, dendiği gibi gerek kendi yazdığı ve okuyacağınız di­vanlardan, gerekse hizmetlerinden, gerekse ihvanlarıyla olan irtibat ve maneviyatların­dan, sohbetlerinden yola çıkarak siz saygı değer okuyucularımızla bu hakikatleri pay­laşmak istiyoruz.

İnanıyoruz ki bu eseri okuyup bu hakikatleri paylaştığımız zaman, asrın feridi olan İnsanı Kamil İbrahim Rüşdü İpek Şemsi Tuba Tabanı Veli efendimin ruhaniyetinden daha ziyade müstefit olmaklığınız ve şefaati Peygamberi ile İbrahim İpek efendinin şefa­ati ve himmeti aliyesine ermekliğiniz ve dolayısı ile dünya ve ahiret saadetini kazanma­nız İnşaallah mümkün olur.

Bir zatın tanıtılması noktasında o zatın tariki, manevi silsilesi ve birinci derecede kendisine icazet yazan zatların kısaca tanın­masında fayda mülahaza etmekteyiz. Ayrıca anlatılacak kemalat ve kerametlerin her ne kadar üçüncü şahıslardan da rivayetlere yer vermemiz söz konusu olsa da, bizim baktığı­mız pencereden saygı değer okurların baka­cağı bu kısmiliğinde bir nakısa olabileceği noktasında bir takım tereddütlerimizi ifade etmek durumundayız. Gönül ister ki bu pencereler çoğalsın daha geniş açılardan bu zatın tanınması ve tanıtabilmesine muvaffak olunabilsin. Bu günkü şartlarda bu işi daha ileri bir zamana tehir ederek ulaşabildiğimiz mevcut kaynak ve rivayetlerle iktifa etmek durumundayız.

Ayrıca bu zatın bizlere üçüncü şahıslar­dan ulaşan nice kerametleri, ihvanıyla arasında otuz iki senelik irşat hizmeti esnasında sır kalan sayısız hal ve esrarın olacağı mu­hakkaktır. Bunların tamamına ulaşıp sizlere aktarsak bile okurlarımız tarafından abart­ma duygusunun oluşmasından çekinerek ve bu zatların kerametleriyle yad edilmesinin bir nakısa olarak algılanacağı sebebi ile tari­ki hakka hizmetleri, bu uğurda yaptığı feda­karlıklar ilmi kemalatı ve tasavvufi görüşle­ri ehli sünnet itikadına olan bağlılığı, vatanı­na milletine olan sevgi ve saygı bağlarını ön plana çıkararak, ağırlıklı bu konular üzerin­de durmayı uygun gördük.

İbrahim İpek efendinin tanıtılmasına ma­nevi nesep ve silsilesinden başlamayı uygun gördük ve yine bu zatın ifadeleriyle bu çer­çeveyi çizmek istiyoruz.

Hüsameddin Pir’e koştum

Deniz derya gibi taşdım

Hemen bayılıp ben düştüm

Rabbim Allah deyu deyu.

Geylaniden feyz aldım

Bahri ummanlara daldım.

Ben Hızırı mürşit bildim

Rabbim Allah deyu deyu

dendiği gibi tariki hakka intisa­bı 1945 senesinde Hüsnü Gülzari Hz.lerine biat ile başlamış ve Tariki Uşşaki’ye bu zatın delaletiyle girip seyri sülük yoluna kadem basmış, Hasan Hüsameddin Uşşaki Hz.lerinin tarikiyle buluşmuş.

Hüsnü Gülzari, İbrahim İpek Efendi’yi dualadığı zaman Hüsnü Gülzari Hz.leri 75 yaşlarında, İbrahim İpek efendi ise 14 yaşla­rındaymış. Hüsnü Gülzari Hz.leri Yerliköy’e uğrayıp İbrahim İpek efendiyi dualadıktan sonra yola koyulmuş. Emirhalil köyüne gel­diğinde yanındakilere, şimdi gidip icazetini yazmak içimden geliyor, demiş.

Altmışlı yaşlar, ölümü hatırlatan yaşlar olduğundan Hüsnü Gülzari Hz.leri kâmil ihvanlar tarafından, yerine kimi bırakacağı noktasında suallerle muhatap olurmuş. O da İpek Efendiyi kasıtla, iki sene sonra ana rah­mine düşecek, bir defasında ana rahminde, başka bir kere ihvanla sohbetteyken şimdi doğdu gibi keşfen tebşiratlarda bulunmuş. Doğduktan sonraki dönemlerde Yerliköy’ e dönerek buradan bir koçyiğidim çıkacak, ye­rimi ona teslim edeceğim, diyerek ihvanlara tebşir edermiş.

Bu rivayetleri sonradan duyan İbrahim İpek Efendi, annesinin ismini “efendi” koy­duğu bir ihvanımıza takılarak: “Sen ve ben anadan doğma efendiyiz” dermiş.

Hazır doğum bahsindeyken halen hayat­ta olan ebesi ve doğuma şahit olan annesi ve diğer Yerliköylü hanımların rivayetiyle do­ğum anında, loş odanın içinde florasan ışığı gibi bir ışığın lemean ettiği, bunu gören ravi ebenin korkudan dudağı yarıldığı bildiril­miştir.

Doğmadan rahimde tebrişi geldi

Doğduğu oda nurlarla doldu

Hafızı Kur’andı ummana daldı

İlmi Ledün bahrinde dalgıçtır İpek

Silsilemizi tanıyan, bilen ihvanca ma­lumdur ki Tariki Uşşaki’yi Anadolu’ya Seyyit Hasan Necati efendi getirmiştir. Kendisi as­kerliğini Osmanlı zamanında Seyyit olduğu için asker derviş olarak Talibi İrşadi Hz’lerinin kâmil halifesi Kanber Efendi’nin Edir­ne’deki dergâhında yapmış ve sülukunu or­da tamamlamıştır.

Ala rivayet Hasan Necati dede, askerli­ğinin hitamı yaklaştığında Kanber Efendi’yi bir telaşe almış, hilafet vermek istediği evla­d-ı resul Hasan Necati dedeyi erbaine sok­muş, birinci erbainde maksat hasıl olmamış, ikinci erbainin ortasında Kanber efendi ce­lallenmiş ve Seyyit Necati dedeye bir tokat aşk etmiş, bu tokatla birlikte basireti açılınca hem sevinmiş hem de tedirgin olarak, evla­dım bu işin tokatla olacağını bilseydim seni bu kadar bekletmez bu işi daha evvel yapar­dım, diye latifeyle gönlünü almış.

Edirne’den Kanber Efendi’den nisbeti alan Seyit Necati Dede, Hüsnü Gülzari ve Zühtü Efendi’ye icazet yazmış; Zühtü Efendi kısa süre sonra Şeyhi ve Hüsnü Gülzari Hz’leri tarafından Hakkın vasi rahmetine tevdi edilmiş. İrşat postuna Hüsnü Gülzari Hz’leri oturmuş ve 90 küsur yaşına kadar bu hizmeti devam ettirmiş; Mehmedi Feh­mi, İdris efendi, Hayrullah efendi ve İbra­him İpek efendiye icazet yazmıştır. İbra­him İpek efendi cem esmalarına kadar, hilafetli kamil halife Fehmi Dedenin rehberli­ğinde yürümüş daha sonra 24 yaşında Hüs­nü Gülzari Hz’lerinden icazeti almış, Fehmi dedeye de imzalatarak meşihet postuna oturmuştur.

Hüsnü Gülzari Hz’leri Seyit Necati de­deden icazeti aldıktan sonra irşada başlamış. Bulunduğu beldeyi ve memleketimizi nuru ziyasıyla aydınlatmıştır. Zamanındaki bir Nakşi meşayihine, durumdan haberdar olan bir zat demiş ki: “Siz yatıp durun bakalım Müdüden (Çorum-Sungurlu’dan) Hüsnü Gülzari diye bir şeyh çıkmış, önüne kattığını dualıyor, yakında dersliyecek ihvan bulama­yacaksınız dediğinde: “Basiretli olan o zat: “sen ne diyorsun? O bahsettiğin kişi zaman kutbu oldu. Dört senedir hepimiz ondan feyizleniyoruz. Biz onun atının önüne at mı sürebiliriz!” diye söylemiştir.

İbrahim İpek Efendi İstanbul’a gelmeden bir gün önce, rüyamda büyük bir uçak gör­mekteyim, bulutlara sığmıyor, tarif edileme­yecek büyüklükte. Efendi dergaha geldi, se­dire oturdu. Biz bu maneviyatı arz etmeden “Fatih efendi biz de büyük bir uçak görmüş­tük. Kanadının biri Bediiizaman Said Nuri Hz’leri oluyor, bir diğeri Süleyman Hilmi Tunahan Hz’leri oluyor. Şeyhim Hüsnü Gülzari Hz’leri ise Kutup motor oluyor, uçağı o itiyor diyerek hem rüyayı tabir etti, hem de Hüsnü Gülzari Hz’lerinin ve kendi­sinin kemalatını ve kutbiyetini izhar etti.

Güruhu Naciye gelip geçiyor

Nura gark olmuş ceyiş gidiyor.

Cihanın kutbu cevlan ediyor

Şeyhim Hüsnü kutbu cihan değil mi?

Devamını divan bölümünde okuyabile­ceğiniz bu beyitlerde Hüsnü Gülzari Hz’lerinin kutbiyetini, İbrahim İpek Efendi izhar etmektedir.

Hüsnü Gülzari Hz’lerinin kemalat ve kerametlerini ayrı bir bahse bırakarak halen yaşayan Süleyman Dedenin ağzından, Hüs­nü Gülzari Hz’lerinin lisanından: “İbrahim İpek zamanın kutbu olur fakat biz göreme­yiz” ifadesini bizzat bu fakir kulağıyla duy­muştur.

Yine hulefasından abisi Esat efendinin, Fehmi dedenin ziyaretinde İpek Efendi ile bulunduğu bir sırada: “Efendim kardeşimi Kutbul Aktab olarak görmekteyim” buyur­duğunda, Fehmi Dede sinirlenerek, basto­nuyla Esat efendiyi dürtüp “Elimizde bir o var. Onu da yüzüne överek zay mı edeceksin.” Diye azarladığı, ihvanca malumdur.

Yine Esat Efendi ihvana, maneviyatımda 124000 evliyanın sırrı ve dosyaları tüm enbi­ya ve evliya huzurunda Efendimiz SAV. tarafından Kardeşim İbrahim İpek’e teslim edildi, diye onun kemalatını övmüştür.

Yine hulefasından Hasan Mansur Efendi yazdığı divanda;

Hafız kutup buhtan etmez

Okur Kuran gıybet etmez,

Kimseye kötüdür demez

İstiğfara gel kardaşım.

diyerek onun kutbiyetini izhar etmiştir.

Bu fakir kardeşiniz de İbrahim İpek efendiye derviş olmadan, Elazığ’da şeyh Halit efendi isminde, Osman Bedreddin Erzurumi’nin hulefasından bir zat ile görüş­tük. Bu zat hulaseten şöyle buyurdu: “Biz duyduk ki Mahmut efendiye mürşidi ka­millik verilmiş, Fethullah hoca efendiye ilmi leddün verilmiş, fakat yeryüzünde mürşidi kamil birden fazla olabilir, insanı kamil ise bir tanedir onun da kim olduğunu bilmiyo­ruz, dedi. Bu görüşmenin akabinde 15 gün sonra bu fakir, alemi menamda, ortada şeyh Halit efendiyi, sağında Mahmut efendiyi solunda Fethullah hoca efendiyi görmekte­yim, işaret ettiği gibi kendisi de mürşidi ka­milmiş. Bu arada Halit efendi iki üç adım öne atarak eliyle bir yöne işaret etti, işte İn­sanı Kamil de budur, deyip bir zatı göster­di; baktım İbrahim İpek efendiyi göster­mekte.

Çok geç olmadan tanıdım anı

İnsanı kâmil değil mi İpek

Peşinden giden kurtarır imanı

Mirat-ı Muhammed’in nurudur İpek.

İbrahim İpek Efendi’ye intisab etmeden önce boşlukta olduğum bir dönemde alem-i menamda bir oda içinde Çeçen bir mücahit elbisesi içinde kendisini görüyorum. Yaranda zikirlerimizden Süleyman kardeşimiz de var. İbrahim İpek Efendi yanıma geldi ve bana sarıldı. “Evladım biz seni aldık, kabul ettik.” Buyurdu. Daha sonra kendisini anlatmaya başladı. Ben halvette idim.” İhlâs-ı şerif çekerken 13. günde Efendimiz SAV geldi ve beni ridasının içine, aldı, Ondan sonra bütün şeyhler bize muhtaç oldu” dedi. Ben bu maneviyatı kendisine açtığımda “Evladım sahih görmüşsün. Efendimiz SAV bizi ridasının üstüne oturtturdu, 12 tarikatın adamı sana rabıta edebilir, dedi. İlerisini açmıyo­rum deyip bizi dervişliğe kabul etti. Ya Allah – Ya Hak – Ya Nur – Ya Mübin esmalarını fa­kire talim etti. Bize de dörtlü esma verilece­ği işaret olunmuştu ve böylece kendisine bi­at ettim.

Kendisi ile beraber hac, umre ve Pakistan yolculuklarımız oldu. Bu yolculuklar esnasında sayısız keramet ve kemalatlarına şahit olduk. Kendisinden gördüğümüz ve ihva­nından duyduğumuz keramet ve kemalatlarını anlatsak elbette bu kitabın konusunu aşar ve okuyucular nezdinde abartma şüp­hesi oluşabilip, hüsnü zanlarının kırılacağı endişesiyle, daha çok kendi ağzından nakle­dilen, birinci ağızdan ve yakınlarından duy­duğumuz ender olaylara yer vererek maksa­dı aşmadan ve sizleri usandırmadan sözü bağlamak istiyorum.

Yiğit belli mezesinden

Rahmet yağar çizesinden.

Çıkar doğru gözesinden

Akar Ebu Zülâl eğri.

Bir insanın içinde ne varsa elbette dışın­da o zahir olur. Sirke olan bir kaptan elbette bal sızmaz. Bal kavanozundan, dışına bal sı­zar. Zatın birisi ile sohbet ederken bize şöyle bir ölçü getirdi: “Bir meşayihe biat etmek isteyen, direkt onunla konuşup karar vermesin. O zatın etrafındaki insanlarla, kendisinden feyizlenen müntesiplerine bakarak ka­rar versin. Eğer bu insanlarda şeriatı garrayı Muhammedi’den zerre bir inhiraf sapma varsa, o kişiden uzak dursun. Aksi durum varsa, o insanlar yaşantıları, halleri ile şeriatın hududunu koruyor ve tarikatın usul ve erkânına riayet ediyorlar ise o şeyhin kemaline karar verip, istihareyi de işe katıp o şeyhe biat etsinler buyurdu” Elhamdülillah

Anadolu’nun bağrında sayısız müntesibi bulunan şeriatın zahirinin muhafızı, tarikatın usul ve füruuna dikkatli güzel bir cemeat oluşturmakla aslında en büyük keramet ve kemalatını ifşa ve kutbiyetini izhar eden bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yine diğer bir kerameti ise:

Seher vakti menamımda

Kemalim var kelamımda

Çarı yarlar hep yanında

Fahri alem geldi geçti

diyerek okuyacağınız divanda ve 32 senelik irşad meclislerinde yapmış olduğu sohbetlerle, gönülleri feth ve ruhları irşad ile meşgul olmuş, keramet ve kemalatlarını bu noktada da izhar etmişlerdir. İnşaallah ihvan sohbetlerinden alınmış ses kasetlerine ulaştıkça bunları çoğaltıp, ihvanına ve siz saygı değer okuyucularımıza ulaştırmayı bir borç biliyoruz.

Meclisine hâkim, kalbden geçenlere va­kıf, ihvanına hadim bir zat idi. Münkirlere ve müfsitlere celal ile gösterdiği kerametler, dillerin bağlanması, ilimlerinin ketmolunması gibi şeyler kerameti adiyeden sayıl­makta idi. Ziyarete gelenlerin önceden bilin­mesi, yemek vs. hazırlıklarının evvelden ya­pılması ve müşküllerin halledilmesi yine bu cümleden sayılabilir.

Çocuk yaşta hıfz ettiği Kuran-ı Kerim ve onun manasına aşinalığı. Kur’ an ahlakı ve ahlak-ı nebevi tahalluku, bütün keramet ve kemalatta, hal, tavır ve durumlarında yoklu­ğa düşmesi. Varlıktan sıyrılması, her hal ve tavrıyla Rab c.c. izhar etmeyi, O’nun zikre­dilmesini ve birlenmesini sağlayarak hadimi Rabbilalemin olması, ihvanlarınca çok ya­kından bilinen hakikatlerdendir. Rab c.c.’e gi­decek yolda şakirdlerin yolunu açması, gö­nüllere mutasarrıf olması, görülen rüyaları önceden bilmesi, sülükun inceliklerine vukufiyeti, değişik tariklerin seyr-i sulukuna aşinalığı ve 12 tarikin pirinden icazet, inayet ve himmet alması, bütün bu tariklerden mustahlef şeyh olması onun kemalinin gö­rülen cüz-i parçalarındandır.

Ailesine, yakın çevresine olan müşfikliği, ihvana ve tarik-i hakka olan hizmetleri, ahde vefası kayda değer özelliklerindendir.Erkek evladının sonradan doğması ve ih­vanın maddi fakir olması, ailesinin maişet ve geçim dertleri, meşakkati dünya, irşad hiz­metlerinin kısmi aksamasına yol açsa da bü­tün bu olumsuz şart ve durumlarda bu hiz­meti can siperane götürebilmesi onun ayrı bir kemal yönüdür.

Bütün bu telaşede 40 küsür hac ve umre yapmaya fırsat bulması, onun ne kadar gayretli, meczup ve mergup bir zat olduğu­nun işaretlerinden olsa gerektir. Kısmi ke­sitler sunacağımız sohbetleri ve yazılı di­vanları müteala edildiğinde bu kemalatın izharını daha iyi idrak söz konusu olabile­cektir.

Muhabbet kanadın açtım

Muhammed şehrine düştüm.

Üç milyondan seni seçtim,

Kıymetini bilirsen gel.

Mücahit Medine’ye vardı,

Ravzasında seçim oldu.

Yirmisekiz kişi gördü,

Eğer yine görürsen gel.

diyerek Allah Rasulu SAV tarafından Ravzayı-Mutahhara’da yapılan seçimden ba­hisle, zamanında yaşayan üç milyon kamilin içinden seçildiğini beyan buyurmaktadır.

Kalbi penceremden yarimi gördüm

Lisanı hal ile bana gel dedi.

Zikr-i vecd ile mutmain oldum,

Asele, Baseli katamam gayri

diyerek bab-ı müşahadede oturduğunu izhar etmekte,

Bildirdi kendini bize yaradan

Görmeden cemalini çıkmam aradan

Çok şükür seçtirdi akı karadan

Didemden, Didara bak dedi bana

diyerek bu makamını teyid etmektedir.

Günahlardan hazar eyle

Kalp evine nazar eyle.

Haktan alıp halka söyle

Böyle olur divan dedi.

diyerek yazmış olduğu divanın ilhamen kalbe südur eden kelamlar olduğunu bildir­miştir.

Şifa bulucu sözler söyledi

Diller durdu, özler söyledi

Hak ilham etti Mücahit söyledi

İlhamsız sözü söylemem gayri

Diyerek hem sohbetlerinde hem de di­vanlarında ilhamen Hak’tan aldığı kelamları bizlere naklettiğini beyan buyurmaktadır.

Sohbet meclislerinde daha çok vuslat di­vanları, hakikat divanları okunduğunda “Biz söylenecek hakikatları divanlarda taliplilere bildirmiş bulunmaktayız” diye buyu­rurdu. Divanlarını okuyan ve fehimli olan ihvanların bunlardan feyizlenerek, seyri süluka yardımcı, yol gösterici kelamlardan isti­fade ettikleri ve edecekleri muhakkaktır.

Mücahit kamil isen divanın hani

Bir divan yazmak bin şehit kanı

Görmeden cemali çıkmaz aşığın canı

Bu sözleri bize Mevlana dedi.

Diyerek aşikana yol gösterici ve insanları Hakka yaklaştırıcı, hakikat divanlarının bin şehit kanından indallahta daha kıymetli ol­duğunu beyan etmektedir.

Mücahit severse bizi

Demiş yazsın bir divan

diyerek bu divanın yazım emrinin Allah c.c. tarafından kendisine bir emir olarak ve­rildiğini anlamaktayız.

Malum olduğu üzere bu tür divanlar seyr-i sülük yolunda ikra makamına çıkan Efendimiz SAV’e Kur’an-ı Hakim verildiği gibi, evliyaullaha da halen ve istidaden ikra makamında bu türden divanlar verilmiş. Bu da onların ikrası olmuştur. Mevlana Hz’lerinin mesnevisi, Yunus Emre’nin ve Mısr-ı Ni­yazi’nin divanları onların ikrası olmuştur.

İbrahim İpek Efendi son kutuplardan olan İrşadi Baba’nın divanını kasıtla: “İrşadi Baba ve diğer zevat bütün söylenecekleri söylemişler zannediyorduk. Ama bize de bu kadarcık söz hakkı bırakılmış” diyerek bu duruma işaret etmiştir. Bir keresinde “Fatih Efendi şimdikiler divan yerine ihvanlarına şarkı, türkü dinletiyorlar. Hakikatten bihaberler” dediğine şahit olmuştum.

Malum olduğu üzere bu zatlar insanların hidayetine vesile oldukları için Mehdi’yi sugradırlar. Kendisine anlattığım bir maneviyat üzerine şöyle ki: “Maneviyatta yüksek bir divan üzerine oturmuşum, at üstünde sa­kallı bir zat zuhur etti ve Mehdi AS.ı vasfetmeye, ondaki özelikleri bildirmeye başladı ve daha sonra fakiri işaret etti ve bu hal üze­re ben kendimden geçerek uyanmışım” bu keyfiyyeti beyan ettiğimde: “Fatih efendi sa­kın Mehdiyim diye ortaya çıkmayasın, bana da bu tür seslenmeler oluyor, sen Mehdisin diyorlar, fakat bu insanların hidayetine vesi­le olmaklığımızdandır” diye beyan etmişti.

Yukarıda ruhu Muhammedi ruh, nuru Muhammedi nur olmuş zat diye bir bahis açmıştık. İbrahim İpek efendi, Kutbul İrşad Muhammet Mustafa Kamil efendiye yazmış olduğu bir mektupta: “Ravzayı mutahharada murakabede otururken ruhunun ruhu muhammediye munkalip olduğunu ve se­ma kapılarının açıldığını bahisle, şöyle de­vam etmektedir: Şahsiyetine güvendiğim bazı zatlar bir takım sualler soruyor, cevapla­dıktan sonra Kutup diye seslenmeler oluyor, bu erenlerin tavlaması mıdır, yoksa hakikat mıdır, zatı alinizin görüşlerini beklerim” diye buna benzer birkaç bahsi bu mektuba ta­şımıştır Burada İpek Efendi’nin temkini ih­vana örnek olacak tarzdadır. Şöyle ki vazife­yi aldıktan sonra Anadolu’yu gezdiğimizde zikir halakası olan muhitlere uğradığımızda hemen hemen her cemaatte birden fazla şeyh adayına rastlayışımız İpek Efendi’nin yukarıda bahsettiği türden tavlamalardan olsa gerektir. Bu tür tavlamalara muhatap olan ihvanların bu görülen maneviyatları anlattıktan sonra; bu görüntülere takılmamaları, bu işin yorumunu efendilere bırakıp, dava sahibi olmaktan kaçınmaları, nefsin ve şeytanın maskarası olmamaları tavsiyemdir.

Canım Muhammed olmasa

Gözün nuru görmese

Mağrur olma ey sofi

Dinim Muhammed deyu

Can bedenden çekildi

Gökten kapı açıldı

Bir ses duydum orada

Burda Muhammed deyu.

Bu beyitleri teyit eden bir olay şöyle cere­yan etmiş, Uşşaki meşayihinden Naci Eren Efendi ihvanıyla İbrahim İpek Efendi’nin Altınoluğun karşısında oturduğu yere gelerek: “Efendim, dün gece maneviyatımda Efendimiz SAV. Altınoluğun karşısında yıkanmaktadır, diyorlar. O yöne baktığımda zatı alinizin yıkanmakta olduğunu görüyorum” diye beyan buyurmuş, bu keyfiyeti şahit olan ihvanlar bize nakletmişlerdir.

Hasan Kıratlı ismindeki Kadiri şeyhi, yaptığımız bir sohbette: “Türkiye’de ben şeyhim diyen çok kimse mevcut, fakat ben şeyh diye İbrahim İpek’e derim” dediğine bizzat şahit oldum.

Çok âlim, fadıl bir zat olan Abdullah Arığ Efendi (Allah’ı Niçin Anıyoruz, Hac ve Sırları adlı eserleri yazan; el-İbriz kitabının mütercimi), şeyhleri vefat ettikten sonra İbrahim İpek Efendi’ye mülaki olmuş ve onâ biat etmiştir. Bu keyfiyeti bize İbrahim İpek efendinin yakın ihvanı nakletmiştir.

Benim ilk şeyhim olan Nakşî meşayihinden Amasyalı Şerif Âtalay Efendi’yi vefatından sonra maneviyâtımda gördüm. Daha önceleri kendisine vefatından sonra naz yapardım: “Efendim bizim gülümüzü açtırdın ortaya saldın şimdi de kapı kapı dolaştırı­yorsun” derdim, o da bize tecelli edip şöyle dedi: “Evladım bizim sana icazet yazmaya yetkimiz yoktu, senin icazetini zaman kutbu yazacak, sen gönlünü ferah tut dedi. Aynen dediği gibi İbrahim İpek efendiye yaptığımız 7 senelik hizmet sonunda fakirin icazetini yazıp göreve tayin etmiştir.

2000 yılı haccını yapıp İbrahim İpek Efen­di’yi ziyarete Çorum’a gittiğimde Zilhicce-19, saat 8’de yeğeni Cevdet’i çağırarak ondaki icazetleri istedi ve icazeti imzaladı. Bu mec­liste iki nenem, oğlu Nurullah, yeğeni Cev­det ve ihvandan bazıları hazır bulunmakta idi. İbrahim İpek Efendi: “Evladım biz bu ta­rikatta zikir meclisleri oluşturmaya, kapa­maya, icazet yazmaya, halife ve zakir tayin etmeye, velhasıl her türlü vazifeyi sana tes­lim ettik” diye buyurdu. Daha sonra hilafet şartlarını sıraladı:

“1-Evladım cemali ba kemali müşahade edemeyene icazet yazılmaz.

2- Cimriye, ahlakı kabih, çirkin olana ve tarikatı, ihvanı suistimal edecek adama, ümmiye icazet yazılmaz” diyerek şartları belir­ledi ve “İsmimizin kötülendiği yerde durmayacaksınız” diye bize vasiyet etti. Bilaha­re odada bulunanlara vazifemizi tebrik et­melerini emir buyurarak onları dışarı çıkar­dı. Esmaların sırları, icra ve müsemmaları ile ilgili uzun mütealalarda bulunduk. Daha sonra elini öperek dışarı çıktım. Bilahare okuduğum bir eserde İmam Ali Keremallahu veçheye de imamet Zilhicce’nin 19’unda tevdi buyurulmuştur.

Okuyucularımızın affına sığınarak bu meseleyi biraz daha sarahaten izah ihtiyacı duymaktayım. Hem okuyucuların kafaların­daki soru işaretlerini kaldırmak hem de ih­van içinde konuya vakıf olmayan kardeşleri­mizin irşadı babında, bir iki meseleye temas etmek istiyorum.

Malum olduğu üzere İpek Divanı, Efendi­’min vefatından 2 sene önce yazılmıştır. Bu süre içinde maneviyatımda Hüsnü Gülzari Hz’leri ve Fehmi Dede dergâhımıza gelip: “Evladım dünya işlerin ziyade fakat seni posta oturtmamız lâzım” diyerek ağzının balını ağzıma vererek vazifeye tayin etmişti. İbrahim İpek Efendi de o dönemde erkek ih­vanın sorumluluğunu bize, hanım ihvanları ise Esat efendiye teslim etti. “Benim önüme geçmeyeceksiniz” diye maneviyatta bizi tembihlemişti.

Bir gün de ayrı maneviyatta İbrahim İpek Efendi’yi bir traş koltuğuna oturtmuşlar ve sakalını tıraş etmekteydiler. Ben ise üzeri­ne dökülen kılları ceketinden temizlemek­teydim. O ara efendim kalktı ceketini akar­dı ve silkeledi, sonra fakirin sırtına giydirdi, ben cezbeyle dönmeye haşladım.

Pirinin yolunda oldum bir kıtmir

Giydirdin hırkayı bende oldum pir

Şahidim Allah’tır ki nispetimsindir

Nurullah yoluna kurbandır İpek.

Yine icazeti yazmadan önce maneviyatta Efendimiz SAV.’i ziyarete gidiyorum. Kapı­nın önünde bir melek içeri giremezsin, şu an istirahat ediyor, dedi. Ben o meleğe yüzünü de göremez miyim, dedim. O ise görürsün dedi. Beni içeri aldı ve sandukasından bir kapak açtı. Baktım ki Efendimiz SAV sünne­ti üzere sağ tarafına uzanmış, sağ eli başının altında istirahat etmekte idi. O anda göz gö­ze geldik. Üç defa “Fatih, Fatih, Fatih” dedi ve oturdu. “Bunun elbiselerini verin.” dedi ve kendisine nurdan kaftanlar verildi. Bana dönerek “Al, giy evladım” dedi ve elbiseleri bana verdi. Ben ise “Ya Resulallah! Sizin önünüzde soyunup giyinmek edebe aykırı olur. Müsaade ederseniz şöyle kenara geçeyim” dedim. Elbiseleri giydikten sonra bu vazifeye tayin edilmiş oldum.

Geldim kastı ziyaret, istirahat anında

Yüzünü görsem dedim hiç olmazsa bir defa

Verdin libaslarımı giydirin Nurullaha

Ey lütuf kanı Ahmet, enisim Muhammed Mustafa.

İcazeti aldıktan sonra evden çıktım. İçime şöyle doğdu. Ben şimdiye kadar hep şeyhlerimi ziyarete giderdim. Bu yolculuklar bitti mi? Bir daha ziyaret etmeyecek miyim? diye düşünürken İbrahim İpek Efendim kısa bir süre sonra vefat etti. Şu satırları yazmaya başladığımdan Mekke-i Mükerreme’ye gelene kadar 1.5 sene içinde 150000 km. yol yaparak ihvana hizmet etmeye çalıştım. Yolculuğa ve hizmete yeni başladığımı anlamış oldum.

Efendimiz SAV. El ilmi ilmanun, ilmi bizzahir, ilmi biccinan, buyurmuştur. Bu birinci ilim, cami hocalarının hadis, fıkıh alim­lerinin talim ettiği ilim, ikinci ilim ise ledünni ilimlerdir. Cami hocaları da cemaatlerine zikir telkini yaparlar, şu kadar salatu selam getir, şu kadar tevhit oku diye, fakat bir ahi­rini irşad edemezler. Has tevhit, vasıtasız olarak mukaddes bir dilden telkin ile alınan­dır. Allah c.c., Peygamber SAV.’e ilk önce ve bizzat kendisi telkin etti. Nur suresinde sı­fatları itibariyle Allahu Teala nurunu şöyle misal vermektedir; “Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur cam içindedir. O billur cam da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki do­ğuya ve batıya nisbet edilmeyen mübarek bir ağaçtan, o ağaçtan çıkan yağdan tutuş­turulur. O öyle bir ağaçtır ki yağı nerdeyse kendisine ateş değmese de nur verir. Bu nur üstüne nurdur. Allah insanlara böyle misal veriyor, Allah her şeyi bilir.”

Tasavvuf âlimleri ayeti kerimede geçen “kandili” müminin kalbidir, “lamba” ise gönlün sırrıdır ki o da Sultani ruhtur demiş­ler. “billur cam” ise gönüldür demişler. Allahu Teala’nın nurunu da çok aydınlatıcı oldu­ğu için inci’dir demişler “mübarek ağaçtan tutuşturulur” bu ağaç İnsanı Kamil ağacı ve bu ağaçtan alınan zikir telkinidir, demişler

Has tevhit vasıtasız olarak mukaddes bir dilden, insanı Kamil ağacından telkin yoluy­la alınır. Hakkın bu tecellisi Adem AS.’ dan Efendimiz SAV.’ e gelene kadar enbiyalarda, bilahare “Ulemayı ümmeti ke enbiyayı be­ni İsrail” ümmetimin uleması beni İsrail peygamberleri gibidir diyen efendimiz SAV. lisanından tasdikle (Hakkın bu tecellisi aslı hakikati muhammedi olan bu ağaç) kamil be kamil kab değiştirerek, isim değiştirerek gü­nümüze kadar gelmiş, kıyamete kadar da devam edecektir.

Rabıtanın hayattaki zattan, hayattakine olmasındaki keyfiyet de burdan ileri gelmek­tedir. Rabıta edilen kişi hakikati muhammediye tahmil olan insanı kâmil ise aliyyülaladır. Bu kişi cihanı aydınlatan şems mesabesinde­dir. Habibullah mertebesini bulan bu kişi yü­zü suyu hürmetine, kâinat devam etmekte bütün mahlûkat onun yüzü suyu hürmetine rızıklandırılmaktadır. Eğer rabıta edilen kimse, yönünü insanı kâmile dönmüş bir mürşidi kâmil ise İnsan-ı Kâmilden aldığı aksi feyzi ih­vanlarına dağıtır, her halükarda rabıta hayat­taki veliden hayattaki ihvanadır. Geçmiş evliyaullahın ruhaniyetinden istifade ancak ruh makamına çıkmış ihvanı veya üveysi meşreb kişiler tarafından söz konusu olabilmektedir. İnsan-ı Kamil ağacı doğuya da batıya da nisbet edilmeyen, yani ne doğuda ne de batıda ne kuzeyde ne güneyde benzerine rastlanma­yan evveli olmayan şey diye vasıflandı. Bila­kis onun evveli yoktur ve onun sonu da yok­tur. Öyleyse Allahu Tealanın sıfatlarının da onun tecellilerinin de sonu yoktur. Ayrıca o nurlar ve tecelliler Allah-u Teala’nın zatına nisbet edilen bir keyfiyyettir. Kul insanı kâmilden, telkin ağacından has tevhidi telkin yoluyla alarak Rabbi cc.’ne ibadet etmeli, Al­lah cc.’ ı zikretmeli. Böylece kalbi bu nisbetle dirilir ve ruh bu lambadan Allah cc.’ın nur­larını görür.

Zerreyi asla az görme sakın

Cananın sana canından yakın,

Mürşitler aynadır sizlerde bakın

Gösterdi cemali aynada bana.

Zaten âlemlerin yaratılmasındaki asıl gaye bir kenz hazine olan Allah cc’ı bilmek, tanımak, O’nun nuru cemalini müşahede etmek olsa gerektir.

İşte İbrahim Rüşdü İpek, Şemsi Tuba Tabani veli, yukarda bahsettiğimiz İnsan-ı Kamil ağacı manevi isminden de anlaşılacağı üzere Tuba ağacı gibi kökleri kabı kavseyn ev ednada, dalları ve yaprakları ile insanların içinde olan asrımızın İnsanı Kamillerin­den birisiydi. Yanına gelenler bu telkin ağacından aldıkları zikir telkiniyle Allah cc’ı zikrederek kalblerini diriltmişler ve basiretle cemalullahı müşahedeye yol bulabilmişler ve yaradılış gayelerine erebilmişlerdir.

Ancak İnsan-ı Kâmilin, Mürşid-i kâmilin dergâhına binlerce on binlerce insan girer çı­kar. Mürşidi kâmil onlardan ya birine ya ikisine nazar eder.

Fakire icazet yazmadan önce âlem-i menamda murakabede iken bulunduğumuz yere girdi, elinde kepçe ve kazan vardı. Kepçe ile bir kâseyi doldurup bize içirdi, o anda bir hal geçirmeye başladı ve alnını alnıma göğsünü göğsüme, dizini dizime dayayıp, esmaları talim etti. Bu sırada vücudundan sırrı hilafeti fakirin içine atladı ve bilahare senden gayrıya vermedim, deyip bize nasihatlarda bulundu.

Dizini dizime dayadı saki

Alnındaki nursa güneş misali

Esmaları talim etti oldum visali

Atladı sırrı da oldum ben taban.

Senden gayrıya vermedim dedi

Çokça nasihatle icazet verdi

Hikmet pınarlarını bağrımda derdi

Pınar benden çıktı sulandı ihvan.

İbrahim İpek Efendi bir gün bir mecliste tuluattan divan söyleyen bir aşıka şöyle dedi: “Âşık siz duyduklarınızı hissettiklerinizi söy­lersiniz biz de âlem-i menamda gördüklerimi­zi divan diye yazar resmederiz” buyurdu. Hakikaten eserde okuyacağınız divanlar ge­rek İbrahim İpek Efendi’min olsun, gerek faki­rin yazdığı divanlar olsun, aynen görülen ha­kikatlerin ifade edilmesi ve resmedilmesidir. Bu şekilde bu divanları okuyanların ve mütaala edenlerin, bu divanları yazanların hakikatlerine aşina olacakları, onların hallerinden ve tecrübelerinden istifade ederek tevhid-i hakikiye erecekleri umulur. Şunu da siz sayın okurlara itiraf etmek durumundayım. Eğer İbrahim İpek Efendi’min emri olmasa kendi yazdığımız divanlara kesinlikle bu eserde yer vermeyi düşünmemekteydik. Zaten o kâmilin kelamlarıyla fakirin ikrasının denk gelme­yeceği ve aradaki farkın okurlarımız tarafın­dan mazur görüleceği kanaatindeyim.

Tabii ki bir efendi, hele İbrahim İpek Efendim gibi kâmil bir zat, ahirete irtihal edince cemaatte ve ihvan arasında acabalar oluşabilir. Bu eserde bazı konulara temas etmemiz, bu divan içine kendi divanlarımızı katmaktaki emrin hikmeti bu acabaların giderilmesi ve ihvan ile rabıtanın pekiştirilmesi, aradaki bağların zarar görmeden kuvvetlendirilmesi olsa gerektir. Süt emen bir bebeğin yemeğe alışması nasıl zorsa, değişik yemek mutfak adetleri olan bölgelerdeki insanların, yeni geldikleri yörelere, oranın yemeklerine uyum sağlamaları ne kadar zorsa, bu geçiş sürecinin de bir takım sıkıntılara gebe olabileceği muhakkaktır.

Bu endişelerin giderilmesi babında bazı kamil ihvanın söylediği bir iki sözü naklet­meden geçemeyeceğim: “Efendim merak et­meyin Tariki Uşşaki ihvanının basireti açık­tır, diğer meşreblere benzemez, bizde heye­lan olmaz. Bugün görmezse bile bilahare ha­kikat ihvana bildirilir” veya bir başka ihva­nın: “Efendilik sizin bu yola tayin edildiği­nizden hakiki hu dervişinin bile haberi olur” Hakikaten Anadolunun her yerinde bütün ihvanda bu kemal ve itidali gözledik ve hiç­bir iftirak ve bölünme olmadan bütün ihvan­la kucaklaşmaya muvaffak olabildik. Elham­dülillah sümme Elhamdülillah. Rabbim cc. İnşaallah bundan sonra da her türlü iftiraktan ve bölünmüşlükten ihvanımızı hıfz ve mu­hafaza eylesin Âmin ya Muin.

İbrahim İpek Efendim’i en son ziyaretimi­zi de hikâye edip bu mevzulara nihayet ver­mek ve bazı hususi sohbetlerinde dinlediği­miz tasavvuf, vuslat ve hakikat mevzularına kısa bahislerle değinip, ledünni bahislerin tafsillerini daha sonraki eserlere tevdi ederek, divanları görüşlerinize sunmak istiyorum,

Vefatından bir gün önce İbrahim İpek Efendi’yi ziyarete gittik, kendisi köyde olduğunu oraya gelmemizi istediğini bildirdi. Biz de Yerliköy’e gittik. Kalabalık olduğumuz için efendiye yük olmamayı murat ettiğimizden, arkadaşların yaptığı buhara pilavını birlikte yedik. Sohbet ve zikirden sonra yeni yazılan silsile okundu, kendisi tarafından çok beğenildi ve bundan sonra zikirlerden önce okunmasını emir buyurdular “Fatih efendi çok iyi düşünmüşsünüz böylece ismimiz kıyamete kadar piranın ismi ile anılır olur”, diye buyurdular. Hatta biz (Ol nur geldi şimdi Mücahit yanar) dedikte burayı İbrahim İpek yanar diye değiştirmemizi istedi, biz de bu şekliyle okumaktayız. Bilahare: “Fatih Efendi başım çok ağrıyor elini başıma koy da oku” dedi. Ben de elimi koydum onun sıkıntısının bende yarattığı üzüntüyle rabbime niyaz ederek: “Efendim inşaallah burada yapılan zikrullah yüzü suyu hürmetine bir şeyiniz kalmaz” dedik ve bilahare kendisinden destur istedik. Bu kendisini ile son görüşmemiz oldu.

Daha önceki ziyaretlerimiz hep kısa süreli olduğu halde bu seferki ziyaretimiz, sanki bir veda niteliğinde ve oldukça uzun bir ziyaret oldu. Burada az da olsa ziyaret adabından ve fakirin efen­dimle olan irtibatıma değinmeden geçemeyeceğim. İbrahim İpek ‘Efendimi ayda bir ke­re görmeyi adet edinmiştim. Bu süreyi kı­saltmak ve efendimi daha ziyade görmek ve bu Allah dostundan daha ziyade istifade edebilmek en büyük arzumdu. Lâkin mesa­fenin uzunluğu, dünya telaşesi arzu ettiğim sıklıkta görmemi engellemekteydi. Ziyaret süresi uzadığında tarif edilmez bir mahcubiyet içine düşmekte, unutmuş gibi, veya unu­tulmuş gibi olmanın sıkıntısını yaşamaktay­dım. Bu arada efendime âdetim olmadığı halde hem sesini duyup hasret gidermek, hem de ne zaman ziyaretine gidebileceğimi bildirmek, müsait olup olmadığını öğrenmek için telefon açmakta ve hasret gidermektey­dim. Telefonda bazı çekincelerden dolayı hiçbir mesele sormaz, sadece hal hatır sormak ve ziyaret tarihini belirlemek için görü­şürdüm. Bunu da kendi emri olduğu için ya­pardım. Telefon açılıp görüşmeden uzaktan gelen misafirlerine kızar, ziyaret esnasında orda olamayacağı ihtimaline binaen telefon açılmasını isterdi.

Ziyaretlerim kısa ve istifadeli olurdu. Huzuruna girdikte tarif edilmez duygular içine girerdim, ziyaret bitiminde destur aldıkta manevi bir rahatlık, vazifeyi İfa etmenin verdiği huzur ile memlekete dö­nerdim. Meclisine girdiğimde parmak uçla­rımda girer, dikkatli rikkatli edepli olmaya özen gösterirdim. Bilirdim ki Allah dostları­nın yanında insanın haline, tavırlarına, kal­bine sahip olması gerekmektedir, ufak bir edepsizlik kalben veya halen oluşacak bir nakısa, kişinin gözden düşmesine himmet­ten uzaklaşmasına sebep olur. Ziyaret bitti­ğinde üzerimden Uhud dağı kadar bir yük kaIkar, bin beş yüz km.lik yolun bütün meşakkati ve sıkıntısı üzerimden alınır, aküsü şarj olmuş veya değişmiş bir araç gibi vücut mekanizmalarımın çalıştığını hissederdim. Rabbi cc.’me sayısız hamd ederdim ki ziyaret esnasında uygunsuz bir durum olmazdı, zi­ra bilirdim ki şeyhler ihvanlarını hususen halifelerini çok ağır imtihanlardan geçirir, bunun nihayetinde sadakat ve samimiyetin­den emin olduktan sonra gereken teveccüh­te bulunurlar. Hep şunu düşünürdüm: “Efendimin meclisine girdikte ya nefsime zor gelecek kaldıramayacağım bir şeyi emre­der de ben de onu yerine getiremezsem halim ne olur, efendimle olan gönül bağım irti­batım zarar görür diye sıkıntı içine düşer­dim.” Meclisinden çıktığımda hem böyle bir durumun olmamasına sevinerek hem de yu­karda anlattığım kazanmalarla ayrılırdım.

İşte bu son ziyaretten sonra İstanbul’a döndük, vardığımızda ertesi gün vefat habe­ri geldi ve hemen tekrar yola koyulduk. İb­rahim İpek efendi cenazesini bizim yıkama­mızı ve cenaze namazını bizim kıldırmamızı vasiyet etmiş. Biz de bu emri yerine getire­rek asrın feridi olan Kutbul Aktab, İnsanı Kamil Şemsi Tuba Tabani veli Eşşeyh Esseyit İbrahim İpek El-mücahit KSA. Efendi’yi sayı­sız ihvanıyla birlikte Yerliköy’deki istirahatgahına tevdi eyledik. Allah cc.’ın fazlı kere­mi rahmeti onun üzerine, onu sevenlere ve kıyamete kadar tarikinde yürüyenlere ihsan eylesin amin ya Erhamerrahimin.

Bu son ziyaretimizde ihvanımızdan biri abisini dualatmak üzere getirmiş. Abisi ge­lirken sormuş bu zatın bir kerameti var mı­dır diye, o da bir cevap vermemiş. İstan­bul’a döndüğümüzde vefat haberini alınca abisine: “İşte kerametini gördün mü, halifesini ve ihvanını çağırdı (şeb-i aruz) düğününü yaptı, zikir, ibadet ve muhabbetle Rabbisine rücu etti, bundan daha büyük bir keramet olur mu” buyurmuş.

Yine ihvanımızdan Osman hafız: “Efen­dim, İbrahim İpek Efendim de Hüsnü Gülzari Hz’lerinin vefatından bir gün önce Efendi’­yi ziyaret etmiş. Sizin de aynı şekilde ziyaret etmiş olmanız bize manevi bir işaret yerine geçti”, buyurmuştur.

“Biz bir ayeti nesh ettiğimiz zaman onun mislini veya ondan daha hayırlısını gönde­ririz” ila ahiril ayet.

Gülzari Saminide bu ayet, İnsan-ı Kamil’e teşbih olunmuş, her ne kadar giden velinin yeri doldurulamazsa da Cenab-ı Hak cc., onun yerine başka bir kâmili irsal eder ve irşad vazifesinin devamını sağlar, denilmiştir.

Birçok meşayih vefatından sonra yerine halife gösterememiş ve o cemaatler çok sı­kıntılar çekip ınkıtaya uğramıştır. Allah cc’a ihvanın ve fakirin ziyadesiyle hamd et­memiz lazımdır ki bu neşeyi, bu muhabbeti ınkıtaya uğratmadı, âcizane bu fakiri yolun hizmetiyle görevlendirdi.

Bu manada mürşitler resulü resulullahtır. Hakiki mürşitler nuru Muhammedi’ye tahmil oldukları için Efendimizin nurunu ümmeti ile buluşturmak görevini icra et­mekte, o nurla ümmeti muhammedi sulama ve suvarmakta, manevi mutemetlik vazifesi yapmaktadır.

Evladım demektesin ey eba nuri şefi

Kıtmirinem kapında bundan geri ey nebi

Emret ki vereyim yolun seri,

Ey emirkanı Ahmet amirim Muhammed Mustafa.

Nisbetim mürşidimsin, hüccetim enisimsin

Ümmeti irşad eden bildimki yine sensin

Sen olmasan bu ümmi ne desin ne söylesin

Ey irşat kanı Ahmet

Mürşidim Muhammet Mustafa.

İBRAHIM İPEK EFENDİNİN ÇOCUKLUĞU

20 Eylül 1934 Yerliköy’de doğdu. Doğum anındaki bazı halerini yukarda bilgilerinize arz etmiştik. Çevresindeki insanlardan aldığımız bilgilerde çocukluğunu sükûnet içinde geçirdiğini anlıyoruz. Hiç kimse ile konuşmaz, hiçbir arkadaşıyla münakaşa ve münazara yapmazmış. Bazen arkadaşlarıyla aralarında bir tatsızlık olsa, hırsını yenmek için eline bir keser alıp toprağı kazarmış. Ne yapıyorsun, diyenlere türbe yapıyorum, dermiş. Çocukluktan belki de ilerde alacağı irşat vazifesinin etkisiyle aklında tekke, türbe, zikir ilahi programına nakşedilmiş. Daha küçükken annesinin yanında zikre gider, hanımlara zakirlik yaparmış. Hazır annesinden bahsetmişken başından geçen bir olayı nakletmek istiyorum. Daha ipek efendi doğmadan önce beyiyle tarlada çalışırken önlerine bir piri fani çıkmış, karı koca ilişkisi içinde muhtemel bir takım kırgınlıkların önüne geçmek. İbrahim ipek efendinin babasının bu tür davranışlardan zarar görmesini önlemek için ona şu tavsiyede bulunmuş: “Hanımının üst tarafına geçme, saygıda kusur etme, zira o Seyyide’dir” demiş bilahare kaybolmuş. Hüsnü Gülzari Hz.’leri de icazetini yazarken bu Sırra vakıf olduğu halde bunu ifşa etmediğini kendisi bize bildirmişti.

Birçok maneviyatında seyyitliğine işaret eden hakikatlere rastladığını bizlere bildirmişti. Yukarda bahsettiğimiz gibi Hızır as., Kıbrıs ziyareti esnasında kendisine seyyit olduğunu bildirmiş ve fuhşiyatın ziyade olduğunu orada fazla kalmaması gerektiğini ikaz etmiş. Bunun üzerine hemen dönmüş olduğunu bize bildirmişti. İbrahim ipek efendinin babaannesi Kafkasya göçmeni imiş, dedesi ise Türkmenmiş. Annesi ise; Arabistan göçmeni imiş. İbrahim ipek efendi bizlere Abdülhamit han döneminde Arabistan’da huzursuzluk çıkaran annesinin sülalesinin Çorum’a sürgün edildiğini ve iskilip civarlarına iskân olunduğunu, İskilipli Atıf Hocanın da aynı sülaleden olduğunu bildirmişti.

Hüsnü Gülzari Hz’leri kendisini 14 yaşında dualamış. Yerliköy’e gelip rüyalarını dinlermiş, rüyalarını kimseye anlatmamasını tavsiye edermiş. İbrahim ipek efendi son dönemlerinde bile o günkü maneviyatlarını unutmadığını söylermiş. Genç yaşlarında gecesini üçe bölmeye başlamış. Birinci bölümü. Uyku saati, ikinci bölümü Kur’an-ı Kerim okumak, üçüncü bölümünü tesbih çekmek için ayırmış, say ve gayretli bir insan olarak yoluna devam etmiştir. Bu düzene kendisini alıştırabilmek için yastık yerine bir kütüğü oymuş, rahat edemeyip gece uyanmasını bu şekilde temin etmiştir. Hüsnü Gülzari Hz.’leri bazı meclislerde müstakbel halifesini işaret edip onu övdüğü için köye ziyaretçileri gelirmiş. Bir keresinde iki derviş ziyaretine gelip harman yerinde çelik çomak oynayan İbrahim ipek efendiye bilmeden küçük İbrahim’i görmek istediklerini bildirmişler ve küçük İbrahim de onların önüne düşmüş ve köyün dergâhına götürmüş ve kendisi en yüksek köşesine oturmuş, gelen kişiler bu hale şaşırmış. İbrahim ipek efendi sohbete başlamadan: “Efendiler! Orası benim çocukluk hakkımdı, burası ise manevi yerimdir” demiş. Misafirler bu küçük çocuğun kemalini, ahlaki seciyesini anlayıp elini öpmüş ve geri dönmüşler.

Çocukluğunda hafızlığa çalışırken okuduğu Kur’an ayetlerinin bazen yeşilimsi, bazen mor, bazen kızıl olduğunu, değiştiğini gördüğünü ve herkesin de aynı şekilde gördüğünü zannettiğini söyledi. Yani daha irşat postuna oturmadan önce nuru cemali müşahede ettiğini, böylece bu istidadının Cenabı Hak tarafından verildiğini anlıyoruz.

Aç gözünü doğruca bak

Oku Hüdayiden sebak

Kamil doğarmış ehli hak

Doğmazdan evvel annesi

Çocukluğunda babası ile köyde giderken babasına: “Baba bu kuşlar niçin hep bir evin önünde inip kalkıyorlar” diye sorduğunda “Oğlum orası ağanın evi ağanın ambarları buğdayla dolu. Ambarları açıp kendilerini yemlemesini bekliyorlar” demiş. Mürşidi kâmilin, ağa mesabesinde olduğu ambarlarındaki manevi rızıklarla, kursağı boş ihvanların doymasını sağladıkları için o kapılarda beklendiğini anlatmak istemişlerdi.

İBRAHIM İPEK EFENDİNİN GENÇLİĞİ

17 yaşında ilk evliliğini yapmış, anne ve babasıyla bir sene beraber oturmuşlar, sonra Lale nenemizle İskilip’e yerleşmişler, İskilip’te Mekkeli Ömer hocadan Arapça, tefsir. Kur’an dersleri almış. Askere gidene kadar böyle devam etmiş. Askere gitmeden önce Fettah esmasında imiş. Tarikata girdiğinde kendisinden ileri olan Esat efendiyi, esmaları hızlı atlayarak geçmiş, asker dönüşü kısa zamanda sülukünü tamamlamış, icazete hak kazanmıştır.

İbrahim ipek efendinin Hüsnü Gülzari Hz’lerine karşı muhabbeti çok ziyade imiş. On beş günde bir şeyhini ziyaret etmeye özen gösterirmiş. Abisi ile yarış yaptıkları, İbrahim ipek efendiden daha erken kalkmaya özen gösteren Esat efendiye annesi: “Oğlum sen onunla yarışamazsın, o uyurken bile başında onun tesbihini çekenler var, ben seslerini duyuyorum, dediği vakidir. Lale nenem o dönemde İbrahim ipek efendinin avurtları riyazetten çökmüş bir resmini bizlere vermişti ve bize; sofradan birkaç lokmayla kalktığını, bu halde oruç ve riyazete devam ettiğini, canlı şahit olarak bildirmişti.

Yaşım on yediye bastı gidiyor

Melekler semada uçtu gidiyor

Rüştü peşlerine düştü gidiyor

Küntü kenz babını görmedin mi aşık

Bu divan okuduğunda Efendi tebessüm ederek, “Biz onu çocukluğumuzda yazmıştık” diye burun kıvırırdı.

Kaç Yıldız Verirsin?:

Bir Cevap Yazın