02.12.2016 Cuma Hutbesi

1438. İslam Asrı 2 Rebi’ul-evvel Kasımpaşa Asitanesi Cum’a Hutbesi Özeti

Mâlum olduğu üzere kardeşlerim ; bizler şu dünya hayatının akışı içerisinde maişet, geçim derdi ve sıkıntılar içerisinde, uydum kalabalık, akıntı içerisinde giden bir çer çöp gibi hayatımızı sürdürmekteyiz.Bazı şeylerin farkında olmak önem arz etmektedir ki hutbelerde bir şekilde bunun farkındalığını oluşturmamız gerekmektedir. Dolayısıyla eğer bu içine girdiğimiz ay olmasaydı, bu ayın içindeki Rebiul-evvel ayının 12. gecesi Mevlid Kandili olmasaydı, kainatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Muhammed Mustafa (sav) yaratılmasaydı hiçbir ay ,hiçbir gün, hiçbir zaman, hiçbir mübârek zaman dilimi idrâk edilemeyecek,farkına varılmadan geçilecekti. Cenab-ı Hak (cc) okumuş olduğumuz ayet-i celilede ”Vema erselnake illa rahmeten lil alemiyn” (Enbiya 107) ‘Ey habibim biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik’ buyurmuştur ki işte o gönderildiği ay da bu aydır, bu bereketli zaman dilimidir ki dolayısıyla bunun farkında olmak ve farkındalık yaratmak elbette bizlerin ve sizlerin vazifesidir. Yine Efendimiz (SAV)bahsettiğimiz hadis-i kutside – ki bunun lafzen mevzu olduğu fakat manen tahkik, hakikat olduğu ulema tarafından bildirilmektedir-”Ey Habibim sen olmasaydın bu intizam-ı alemi halk etmezdim” diye bildirilmektedir. Yine bir hadis-i kutside, bizlere ”Ey Habibim ! Ben Seni nurumdan halk ettim, senin nurundan da intizam-ı alemi halk ettim ”buyurulmaktadır. Dolayısıyla hakikat-i Muhammedî dediğimiz, Cenab-ı Hak (cc)’ın kendi nurundan halk ettiği ilk firkat,ilk akıl,ilk ruh ve yaradılışın evveli ve nihayeti olan Efendimiz (SAV) ve O’nun nurundan tenezzülat makamlarıyla bu aleme, alem-i şuhuda inen varlık alemi ve O’nun oluşturduğu ümmetleri; bu an bu mübarek zaman dilimini elbette ki ihya edecek, idrak edecek bir farkındalık içinde yaşayarak bu zaman diliminde bereketlenecektir.

Kardeşlerim, bu doğum bizlerde muhabbet-i Muhammedî’nin tulûnu, veled-i kalb-i Muhammedî’nin zuhurunu gerektirmektedir.Yani Mevlid Kandili’nin sene-i devriyesi, bizlere bu farkındalığı hatırlatması gerektirmekte ve içimizdeki muhabbet-i Muhammedî’nin tulûnu ve veled-i kalb-i Muhammedî’nin zuhurunu arz etmektedir,yani iman hakikatlerine ermemiz gerekmektedir. Bu da unutulmuş kavramların yeniden hayata geçirilmesi, tasavvufi neş’e ve muhabbetle bizlere ulaştırılan bilginin yeniden geçerlilik kazanmasıyla mümkündür.

Bugün itibariyle dini temsil eden müesseseler, bu umdeleri ve bu hakikatleri yok saymakta ve kendi formatladıkları bir din ile insanları ne idüğü belirsiz merhalelere yönlendirmektedir.Bu da sonuç itibarıyla seküler bir İslamı gündeme getirmekte, işini bilen memurlar oluşmakta ve bir şekilde dini siyasete alet eden veya siyasetçinin reyine göre hareket eden ulema,alim tabakası doğurmaktadır. Bu da hakikatten uzaklaşan ve dini hayatı berbat eden bir hüviyeti arz etmektedir.Dolayısıyla beğenmedikleri, kötüledikleri, zemmettikleri hakikatlere dönmek gerekmektedir.Yani oba kültürü diye Anadolu İslamı’nı yeren, kötüleyen,bu kural ve prensiplerin zamanının geçtiğini vehmeden ve böyle itikad edenlerin, insanları ve insanlığı helâka sürükledikleri muhakkaktır.

Malum olduğu üzere kardeşlerimiz Efendimiz(SAV), Hanif dini üzere gelmiştir ve İbrahim (as)’ın dini üzere yaşayan bir kavmin, bir kabilenin içinde dünyaya gelmiştir.O gün itibarıyla ; lat,menat,uzza dediğimiz putlar, Cenab-ı Hak (cc)’ın belki Esma-i Hüsna’sının zuhurlarına addedilen birtakım sanemler, putlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Cenab-ı Hak (cc)’un Latif ismi, Mennan ismi, Aziz isimleri elbette ki o zaman dilimi içinde de bilinmekte ve belki de bu isimlere atfen putlar izafe edilmekte ve hanif dinin bozulmuş bir formatıyla dini hayat sürmekte idi.Efendimiz (SAV)’in irsal edilmesi, gönderilmesiyle; bozulmuş bu hanif dini, İbrahimî din; bir şekilde tevil edilmiş, tezkiye edilmiş, tertib edilmiş ve aslı İslam olan, tevhid dini olan, hüviyete gelmiş ve getirtilmiştir. Dolayısıyla dinin ve dinî hayatın yaşanması ancak ve ancak öndeki liderin, enbiyanın ve gönderilen resullerin ve cemaat liderlerinin, evliyaullahın idraklerine kalmış ve onların dini anlayışları üzerine bina edilmiş ve edilmektedir.Nitekim bir ahlak dini olarak anlaşılan budizm, hinduizm, brahma vs. dinleri; nirvanayı ve ahlakî güzellikleri öncelerken; bir Budist, bir papaz veya rahipler, bu kadim, ahlakî, dini temelleri olan bu anlayışa bir format çekmiş, bugün Arakan’da ve bu coğrafyada birçok müslüman katledilir hâle gelmiş, canları ve kanları mûbah hale getirilmiştir.Bu da mâlum olduğu üzere üst akıl dediğimiz şeytanî güçlerin bu kişilere ulaşması, onları satın alması ve yönlendirmesiyle iş bu hâllere gelmiştir.

Hristiyanlığı ele alırsak, İsa (as)’ın felsefesi olan, ‘birisi tokat attığı zaman öbür yüzünü de dön’ diyen hristiyan anlayışına format attırılarak vahşi bir din hâline getirilmiş ve bir şekilde kendi aralarındaki kabile savaşlarında milyonlarca hristiyan birbirini kesmiş,bilâhare haçlı seferleriyle İslâm âlemi darmaduman edilmiş ve ettirilmiş.Ve bu formatlar sayesinde insanlık büyük zorluklara ve büyük kötülüklere yönlendirilmiştir.

Aynen öyle de Selçuklu-Osmanlı medeniyetinin bize getirdiği umdeler,güzellikler,tasavvufi neş’e ve muhabbet, dört kapı-kırk makamla sistemleştirilmiş, Allah’a yakınlık ve kurbiyetle öncelenmiş benlik ve enaniyetten sıyrılmayı,yokluğa düşmeyi,tevazuu sahibi olmayı güzel ahlâkla ahlâklanmayı Allah’ı çok çok zikrederek miraç yolu olan İslam dininde Allah’a yakınlık ve kurbiyeti bulmayı ”Fe f’irru ilallah” ayet-i celilesiyle ; Allah’a kaçmayı ve Allah’a yönelmeyi önceleyen bir dinî anlayış; bir bedevi-Arap mollasının Abdulvahhab’ın veya benzerlerinin öne çıkartılarak attığı formatlar ile vahşi bir din haline gelmiş ve getirtilmiştir.Böylece insanları kesen,insanları katleden ve şeriatın kurallarını, prensiplerini, o ulvî değerleri berbat eden bir hüviyetle bugün itibariyle şekilde görüldüğü gibi insanların nefret ettiği hâle gelmiş ve getirtilmiştir.

Dolayısıyla bir tarafta şu anda yaşadığımız toplumda da başta da bahsettiğimiz gibi dinsiz bir diyanet hüviyeti formatlanarak cumhuriyetin bidâyetiyle tesis edilmiş; tasavvufî neş’e ve muhabbet, tekke ve zaviyelerin sırlanmasıyla ketmedilmiş, Allah’ yakınlık kurbiyet üzere kurulan dinî anlayış bertaraf edilmiştir.Bugün itibarıyla da oba kültürü diye kötülenmekte, tarım toplumunun kuralları ve kurumları diyerek ötelenmekte ve dinin aslı ve özü olan ümmîleşmek ve ümmî bir peygamberin ümmeti olabilmek ve belki de aslına,özüne dönmek olan tasavvufî neş’e ve muhabbet yerilmiş ve gereksiz görülmüştür. Bunun sonucu olarak da şekilde görüldüğü gibi atılan son formattaki ümmet ortadadır.

Birbuçuk milyar İslam alemi iman hakikatlerinden uzak yaşadıkları ve yaşattırıldıkları için bir şekilde izzet ve şereften uzak, zillet içinde yaşamakta ve yaşattırılmaktadır. “İzzet ve şeref Allah’ın, peygamberinin ve mü’minlerindir.” buyurulmaktadır. Mü’min-i hakikinin yetişeceği mektepler tarikat ve tasavvuf müesseseleridir ki bugün itibarıyla yeni bir diriliş isteniyor ise , izzet ve şeref isteniyor ise bu iman hakikatlerini bize tahsis ettirecek müesseselerin yeniden diriltilmesi, yeniden ihya edilmesi ve bir şekilde bu hakikat umdelerinin hayata geçirilmesi gerekmektedir.Yoksa bu cemaatlerin sahiplenmemesi durumunda bir tarafta bunların başına gelen, geçirilen yetersiz kişilikler, kimlikler ve format atılan tarikat tasavvuf cemaatleri veya format attırılan sair cemaatler şekilde görüldüğü gibi protestanlaştırılmış bir İslam’ın temsilciliğine soyunmakta, Büyük Ortadoğu Projesinin bir payandası -direği- olmak durumunda kalmakta, cihad ruhu çekilmiş, İslamî özellikleri,hassasiyetleri giderilmiş; bir yapılanmayla kendi toplumuna, kendi insanına,kendi askerine,kendi varlığı ve vergileriyle oluşturulan silahlarla bir şekilde saldırılar ve tahaccümler özendirilmiş ve 15 Temmuz ‘da görüldüğü gibi atılan formatla iş bu hâle getirtilmiştir.

Bu an itibarıyla memlekete hizmet etmek sadece köprüler, stadyumlar yapmak, birtakım aktiviteler ve organizasyonlar düzenleyerek yol vs. yapmak değildir.Bu millete hizmet ; bu millete gereken formatı atmak ,attırtmak ve işin özüne dönerek iman hakikatlerini yaşamak ve yaşatmaktır.Dolayısıyla bu hakikatleri yaşatacak olan müesseseleri yaşatmak ,ihyâ etmek ,ortaya çıkarmak ve bir düzene sokmak idarecilerimizin en büyük görevidir. Aksi halde başıboş bırakılan cemaatler bir şekilde manipuleye açık bir durumda durmakta ve her an şekilde görüldüğü gibi format atılan cemaatler, bu milletin helâkına yol bulmakta ve yanlış şekilde bu mecraya sokulmaktadır.

İşte Rebi-ül evvel ayında -bu mubarek ayda- yeni bir doğuş ve diriliş bizden beklenmektedir. Dolayısıyla bir şekilde Muhammedî neş’e ve muhabbetle aslımıza, özümüze dönerek Medenî bir muhabbetle asr-ı saadetten gelen esintileri yeniden hayata geçirmek, Efendimiz (SAV)’in doğumuyla şereflendirdiği mübarek beldede atmış olduğu formatı yeniden atmak gerekmektedir. Ve bir şekilde iman hakikatlerini yaşamak ve yaşattırmak ve işin özünü yeniden kavrayabilmek, tutabilmek bununla beraber ; evliyaullahın yolunu , Ahmet Yesevi Hz.’nin , Abdulhalık Gücdevani, Nakşibendi Hz., piranın ve meşayıhın, İbrahim Zahid Geylani Hz.’nin ve Halvetî Piranının ve Pîr Hasan Hüsameddin Uşşaki Hz.’nin yolunu, sırrını,izini ve erkini bir şekilde hayata geçirmek ve iman hakikatlerine ermek ve yeni bir formatla çağımıza uygun bir şekilde yaşanabilir bir hale getirmek zorunda ve durumundayız. Burada en önemli ayaklardan biri de bu işin temsilcileri olmaktadır ki bizlere bu manada büyük vazifeler düşmektedir.Dolayısıyla Muhammedî bir neş’e ile muhabbetle yeniden dirilmek, iman hakikatlerini tahsis etmek, bulunduğumuz çevreyi ve ortamı aydınlatmak Uşşakî dervişlerine, bütün tasavvuf erlerine ve erenlerine düşmektedir.

Dolayısıyla burada ahlak-ı hamide sahibi olarak ”Ben âlemlere rahmet olarak gönderildim.Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” diyen peygamber Efendimizin (sav) hakiki ümmetleri olmak, güzel ahlak mihverini eynimize giymek ve O’nun güzel temsilcileri olmak durumundayız.Ve bir tarafta böyle bir temsili en güzel bir şekilde yaparak ve saniyen bu mücadelemizi devam ettirip, bu formatın atılabilmesi için idarecilerimizle gerekirse işbirliği yaparak Meclis-i Meşayıh’ın kurulması ve bir şekilde tasavvufi yapının yeniden oturtulması, câri hale getirilmesi ve yaşanılabilir iman hakikatlerinin yeniden ortaya çıkarılması noktasındaki mücadelemiz bu manada devam edecektir.Dolayısıyla Rebi’ül-evvel ayının, muhabbetiyle yeni doğumlara vesile olması temennisiyle hutbemize burada son veriyoruz.Ve Efendimiz (SAV)’in şefaat-i uzmasını dileyerek, bu yeni ayın kandilinin gölgesinin üzerimize düştüğü, şu mubarek zaman diliminin bir şekilde hayırlara, fütuhatlara, viladetlere vesile olmasını temenni ediyoruz. Selamun aleyküm, menittebeal huda

Kaç Yıldız Verirsin?:

Bir Cevap Yazın